Ağustos Böceği ile Karınca

Lan Fontaine yazdığı masallar herhalde en çok farklı şekilde yorumlanan masallardır. Masallarının arasındanda en tanınmış olanları (bence) Ağustos Böceği ile karınca, Karga ile Tilki ve Kaplumbağa ile tavşandır. Bunlardan Ağustos böceği ile karınca daha çok hikaye olarak, kaplumbağa ile tavşan ise çizgi film olarak farklı yorumlanmıştır. Günümüze uyarlanmışar, tersten işlenmişler, o an gündem ne ise ona göre uyarlamalar yapılmış… vs

Şimdi Ağustos Böceği ile karıncanın farklı yorumlanmalarından iki tanesini (biri video biri yazı) burada paylaşacağım bir tanesinede link vereceğim. Sonra daha farklı versiyonlara rastlasam arada yorumlarda link olarak veriririm.

Kod Adı Ağustos böceği   (Erdal DEMİRKIRAN)
Karınca harıl harıl çalışıp kışa hazırlık yaparken, ağustos böceği her sene olduğu gibi yine, eline geçirdiği sazıyla karıncayı gıcık ediyordu. Kan ter içindeydi karınca. Kendi boyunun beş misli olan çitlenmiş çekirdeği ve keman yayı kadar gerilmiş olan sinirleriyle şatodan bozma yuvasına girdi. Bir bardak su içtikten sonra karısına döndü:

– Hatun bu kalın kafalı hayvan anlamıyor. Yüzlerce yıldır kışın aç kalacağını duymayan kalmadı;ama bu onun umurunda bile değil. Kahrımdan öleceğim. Geçen yıl babası da aynısını yaptı, o kadar uyardık; ama dinlemedi, kayboldu gitti. Onun da adam olmaya hiç niyeti yok? dedi.

Karısı, sinirli kocasını:

– Sinirlenme kocacığım ne de olsa kışın ağzının payını vereceğiz? diyerek yatıştırdı. Bu arada ağustos böceğinin sesi karıncanın yuvasından bile duyuluyordu. Ara yok, boşluk yok, “Cır cır cır…”

– Bıktım yahu! Ben kışı bekleyemeyeceğim hatun. Simdi gidip ağzının payını vereceğim o tembel yaratığın? dedi karınca ve yukarı çıktı. Açtı ağzını yumdu gözünü:

– Bana bak ulan zır zır böceği. Kışın acından gebereceksin. Ya adam gibi çalışırsın ya da senin o ise yaramaz beynini dağıtırım! Ocak ayında kapıma dayanıp yalvardığında hiç gözünün yaşına bakmam, basarım tokadı.

Bunun üzerine ağustos böceği usulca sazını bir kenara bırakıp, karıncaya yöneldi:

– Of ya ,of ya… Yine mi ayni geyik? Ulan oğlum siz ne tuhaf bir milletsiniz? Her sene hayvan gibi çalışıyor, kış gelince de size gelmemizi bekleyip çoluk çocuğu dolduruşa getiriyorsunuz. ‘Yok simdi gelir ağustos böceği,yok eli kulağında, vay kapıyı vurdu vuracak…’ ne zaman geldik ulan kapınıza. Söyle bakalım, bizim akrabalardan size gelen olmuş mu hiç binlerce yıldır?

Karınca şaşkın,

– Bize gelen olmadı; ama dedemin dedesine gelmiş.

Ağustos böceği gergin,

– Hey Allah’ım ya rabbim… Dedesinin dedesine gelmiş. Kim görmüş? Birazcık kafayı çalıştırsana oğlum. Benim adım ne?

Karınca: – Ağustos böceği.

Ağustos böceği: – Ne böceği, ne böceği?

Karınca: – Ağustos.

Ağustos böceği: – Yani ‘Ocak böceği’ değil, ‘Mart böceği’ de değil, Ağustos böceği. Ben kışın burada değilim ki sana geleyim. Seni yemişler koçum. Ayrıca La Fonten de kandırmamış, kandıran Ezop; ama oturup bir araştırmadınız ki bakalım bunun aslı var mı? Boyuna fantezi kuruyorsunuz. Bir düşünsene, ben 17 sene toprak altında bir larva olarak bekliyorum. Sonra bir ağustos gününde doğuyorum ve yine bir ağustos gününde ölüyorum. Ne diye ‘sana yaranacağım’ diye bir aylık ömrümü mahvedeyim ki? Aslanlar gibi çalarım sazımı, bu arada o çaldığım saz değil, iki de bir ayni şeyi söyleyip durmayın. Manitaya sinyal gönderiyorum ben:).

Ağustos böceği haklıydı bence. Hayvanın topu topu bir aylık ömrü var, ne diye çalışsın? Karınca en az bir kış yaşamak zorunda, herhalde çalışacak. Tembellik kesinlikle yakışıyor ağustos böceğine; ama en az bir kış geçirecek olanların tembellik yapmaları biraz biçimsiz oluyor. Sonuçta eğer bir aylık ömrün varsa hiç çalışma; çal sazını, çek sinyalini…

Ha unutmadan, bir de her duyduğuna inanma ya da her inandığını duy!

Kaynak

Başka bir versiyon